24 Ekim 2009 Cumartesi

Aynı Rüya, Aynı Temenni ve Aynı Lanet Uyanış

Ah tanrım, bu kadar uzun zamandan sonra, tamda böyle bir şeye hiç ihtiyacım yokken yine aynı rüyayı niye görüyorum? Neden bu sabah kırık kalple uyandım? Görmüyormusun, ben hayatımı düzene sokmak için kendimi parçalıyorum. Nerede hata yapmaya devam ettiğimi biliyorum ve elimden geldiğince daha iyi olmaya çalışıyorum. Daha çok çalışmam gerektiğini biliyorum ve yavaş yavaş deniyorum. Ödülü henüz hak etmediğimi biliyorum ama cezayı da kesinlikle hak etmiyorum bunu çok iyi biliyorum.

Aynı rüya, lanet olası aynı rüya. Üzerinden yıllar geçti. Kaç kez unuttum, kaç kez unutmak için elimden geleni yaptım? (Sanırım hiç bir zaman ve sanırım asla unutamayacağım) Yine aynı rüya. Her seferinde farklı bir sahnede oynan aynı tiyatro ve her seferinde yüreğimi param parça eden aynı replik.

"Lütfen bu bir rüya olmasın"

Rüyalarımızda gördüklerimizin bir anlamı varmı? Sadece gün boyu içine ettiğimiz bilincimizin kendini kaybeden bir sarhoş gibi imgeleri kusmasından mı ibaret gördüklerim. Ne anlama geldiğini anlamadığım milyonlarca görüntü. Tıpkı hayatım gibi, ne olduğunu anlamadığım milyonlarca şey. Ya da inanmadığım bir tanrının mesajımı? Varlığını hissetmediğim, inanmadığım tanrının? Eğer rüyam gerçek olsaydı ona inanırdım sanırım, Eğer lütfen bu bir rüya olmasın derken ve karşılığında "neden böyle düşünüyorsun? elbette rüya değil bu" cevabını alırken gerçekten de yeni bir güne uyanmıyor olsaydım kesinlikle ona inanırdım.

Bu rüya, onu ilk gördüğümde yüreğime saplanan bir hançerdi. Daha sonra hasretimi gideren hatta günümü güzelleştiren bir şeye dönüşmüştü. Sonradan nereye koyabileceğimi bilmediğim bir gönül sızısına dönüştü. Şimdi ise sadece koca bir şaşkınlık. Onca küçük düşmeden, onca kırgınlıktan, onca aşktan sonra nasıl olur da aynı rüyayı tekrar görürüm? Nasıl olur da aynı rüyada aynı şeyi düşünürken bulurum kendimi? Nasıl olur da aradan geçen sekiz yıla rağmen buruk ya da paramparça bir kalple uyanırım?

Bunun adı ölümsüz aşkmı? Onu öldürmek için elimden geleni yapmaya devam etsem de istemeden sözümü tutmaya devam etmemi sağlayan. Yoksa sadece hastalıklı zihnimdeki en büyük yaramı? Yıllardan sonra kanamaya devam eden?

02 Ekim 2009 Cuma

Benim Kelimelerim

Benim hayatım bu kelimeler ile dolu ve benim buna dair yapacak çok fazla bir şeyim yok. Fırtınalar, çöller, anlamalar ve boşluklar. Herşeyi kaplayan, herşeyi dolduran boşluklar. Bu kelimelerin dışına çıkamıyorum. Hayal gücüme doping yapılsa ya da ilham peri ile yatsam belki daha farklı olurdu herşey. Ama elimde olan herşey, gördüğüm herşey, bildiğim herşey benim için bu boşluktan başka bir şey ifade etmiyor. İlhamım bu benim, gerçeğim bu. Bahsedemiyorum başka hiç bir şeyden. Yok başka kelimelerim. Başka hiç bir şeyim.

24 Eylül 2009 Perşembe

Girdap

Şu an ne yapmaya çalıştığımı bilmiyorum. Her yolculuk gibi, her eski evden yeni eve dönüş gibi, bu sefer de benim için bir trajedi oldu. Aklımdan milyon tane düşünce geçiyor, ben bu düşüncelerin arasında kendime nefes alacak bir yer açmaya çalışıyorum. Beceremiyorum. Müzik yardım etmiyor. Yazmaktan medet umuyorum. Çoğu zaman yazmaktan medet umarım. Çoğu zaman bu işe yarıyor mu bilmiyorum.

Kendi kendime bu kadar kötü hissetmemin sebebi ne diye sorarken, aklıma gelen tek şey utanç. Milyonlarca farklı sebepten ötürü olan utanç. Özellikle yalnız olmaktan duyduğum utanç. Kiminle konuşsam, kime biraz teselli vermeye çalışsam hep aynı şeyi söylüyorum. Kendine bu kadar zalim olma diyorum. Kendini affet diyorum. Komik, kendim bunu çoğu zaman beceremiyorum. İnsanların ya da belki de kendimin, yalnız olduğumu görmesinden korkuyorum. Birilerinin yanında gardımı düşürmek o kadar ürkütücü geliyor ki. Anlamayacaklarını biliyorum. Anlaşılmamanın bir utancı, yükü olması ne kadar korkunç. Zaten trajik bir şeyin yanında ayrıca trajediler ile geliyor olması ne kadar korkunç ve zalim.

Kendi evimde hapis gibi hissediyorum. Biliyorum, suç benim. Biliyorum. Buna ben izin verdim. Evimin işgal edilmesi değil mesele, zihnimin işgal edilmesi. Çoktan geride bıraktım dediğim kaygılar, sıkıntılar. Şimdi hepsi birden buradalar ve hep birlikte diyorlar, bizi geride bırakamadın. Sanırım ben hiç bir şeyi geride bırakamadım. En azından umursadıklarımı, geride bırakmak zorunda kaldıklarımı.

Bunu da hiç bir zaman anlamadım, sanırım hiç bir zamanda anlayamayacağım. Hiç kimse bir an bile tereddüt etmedi mi beni geride bırakırken, hayatından atarken, unutup giderken. Hiç kimsenin aklına gelmiyormuyum gecenin bir yarısı ya da hiç kimsenin uykusu kaçmıyor mu benim gibi olan biten milyonlarca şeyi düşünürken. Ben mi çok zayıfım, insanlar mı çok iyi saklıyor neler düşündüklerini, neler hissettiklerini. Ya da ben her zamanki gibi, bir panik anında daha hayata ve hayatıma dair tüm objektifliğimimi yitirdim. Doğru cevaplar çoğu zaman aklıma ilk gelenler, doğru cevaplar çoğu zaman kabul etmeyi en son istediklerim.

Unutulmaya dair o kadar çok yazım var ki. Hiç var olmamışcasına kaybolmak hakkında. Kime yapıyorum bu demagojiyi. O kadar çabuk doluyor ki yarattığım boşluklar, sanki hiç bir zaman hiç bir yeri dolduramamış gibiyim. Ben yokken de herşey yolunda, ben yokken de insanlar hayatlarına devam ediyor. Kimseye yakın hissedemez hale geliyorum. Kimseye yakın olamayacak kadar soğuk ve bencilleşiyorum. Üzerimden fırtınalar geçiyor, ben nereye gittiğimi bilmiyorum. Üzerimden fırtınalar geçiyor, ben utancımdan ne yapacağımı bilmiyorum.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Efsun

Geceme gökyüzünü getiren rüya, ruhuma yağmurlar yağdıran hayalet dua, bu şekilde mi çalıyorsun artık kapımı? Böyle mi giriyorsun seni bekleyen eve. Seni bekleyerek geçti onca dolunay, seni beklerken dondu onca hayal. Kışın sadece karanlığı ve soğuğu geldi, hiç kar yağmadı sen yokken. Bahar bir göçmen gibiydi. Hiç evinde hissetmedi. Hiç evinde gibi davranmadı.

Odama güzü getiren rüzgar, çölümde tohum filizlendiren efsun, artık herşey böyle mi olmak zorunda? Benmiyim seninle aramdaki engel? Bütün yollar zor göründü. Hepsinde denedim şansımı. Hiç biri tam olarak arkamda kalamadı. Gözlerimin üstüne milyonlarca perde düştü. Kilometrelerce yol yürüdüm. Doğru yeri hiç bulamadım.

Hüznü geri getiren ezgi, geceye anlam olan müzik, böyle mi teselli ediyorsun beni? Böyle mi kaybettim ben umudumu, hayallerimi? Bu kadar mı çaresizim senin karşında. Onca kırgınlığa rağmen, sana ettiğim onca siteme rağmen, sen kapımı çaldığında bir an olsun düşünebilirmiyim? Bir an bile tereddüt edebilirmiyim?

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Kontrol ve Boşluk

Ne yapmam gerektiğini, nasıl yapmam gerektiğini bilmediğim bir gece daha. Kayıp değilim, nerede olduğumu biliyorum ama neden burada olduğumu anlamıyorum. Bir çok şeyi artık anlamıyorum. Sabit bir yabancılaşma hissi yaşıyorum. Yaptığım şeyleri sanki televizyonda birisinin yaptığı şeyleri seyrediyormuş gibi takip ediyorum. Olan bitenleri daha sonradan düşündüğümde, bir sinema filminden sahneler gözümde canlanıyor. Öyle ya da böyle izlediğim ve hakkında ne düşündüğümü dahi bilmediğim (umursamadığım bir film).

Yaptığım şeyler ile algım arasında tarifini nasıl yapacağımı bilmediğim bir boşluk oluştu. Yaptığım şeylerden bir rahatsızlık duyduğumdan değil, sadece insanın anıları üzerindeki sahiplenmesini kaybetmesi çok ürkütücü. Eğer ben bir şey yapıyorsam, onu tüm bilincimle kabullenmeliyim. Tüm soğuk kanlılığımla. Yaptıklarım hatalarım bile olsa. Şimdi yaptığım herşey panik halinde, refleks olarak yaptığım şeylere benziyor. Tüm hayatımı panik halinde ve hiç bir şeyi tahlil edemeden, refleks tepkiler ile yaşıyor gibiyim.

Bazı hikayeler vardır, bir anlık bir tepki, söz ya da her hangi bir şey ile dünyası değişen insanları anlatır. Modern zamanı peri masalları ya da ibret hikayeleri. Bunlardan birisi yaşamak üzere isem bile, o tüm hayatımı değiştirecek anı yaşarken bile aynı yabancılık ile izleyeceğim olan biteni. Dünyam başıma yıkılacak, ya da sözüm ona küllerim doğacağım. Ne olursa olsun, kederim yüzünden buradan giderken de ya da kibirimden ağlarken de neler olup bittiğini anlayamaz halde olacağım.

Tebrikler, yep yeni bir ruh hastalığınız oldu.

11 Ağustos 2009 Salı

Açlık

Herşeyin önüne perde çeken açlık. Senin yüzünden önümü göremiyorum ve nereye gittiğimi bilmiyorum. Sürekli yanılıyorum senin yüzünden. Senin yüzünden, doymak için her ekmekten bir parça koparıyorum. Senin yüzünden bunlar hiç bir işe yaramıyor. Seni arıyorum, var olup olmadığından bile emin değilim, sende beni arıyormusun bilmiyorum. Bunun senin için ne anlama gelebileceğini tahmin etmekten korkuyorum. Her zaman kötü olanlar geliyor aklıma ve ben seni bulmak için nereye bakmam gerektiğini bilmiyorum. Senin yüzünden, kendimden bile sakındığım farkındalığımı yitirdim. Çevremde milyonlarca şey oluyor. Hepsine seyirci kalıyorum. Aklımda beliren hiç bir düşünceyi benimseyemiyorum. Herşey inanılmaz raslantısal geliyor. İnsanlar yaptığım şeyleri beğendiklerinde buna anlam veremiyorum. Sadece iki tane şeyi yan yana getirdim ve bunu neden yaptığımı bilmiyorum. O iki şeyi yan yana getirirken hiç bir şey hissetmedim, sadece bu güzel olurmuş gibi geldi. Tıpkı hiç beğenmediğiniz onlarcasında yaptığım gibi. Bu sadece bir rastlantı, benim yaptığım hiç bir şey yok burada. İnsanlar içlerini döküyor bazen, bazen ben kendi içimi döküyorum. İnsanlar dinliyorlar, samimi gözüküyorlar ve ben bu yüzden anlatıyorum ve samimi oluyorum. Ama sanki samimi olduğum şeylerle bile aramda mesafe var. Bu yüzden yabancılaşıyorum herşeyle ve herşeyden çok kendimle. Senin yüzünden sabaha kadar yattığım yerde dönüp duruyorum. Nasıl gün doğduğunu anlamıyorum. Senin yüzünden gün bitsin diye bekliyorum, nelerin yanımdan akıp gittiğine aldırmadan ve mecbur seyirci kalarak. Hiç bir yerde huzur bulamıyorum.


Kendime geldiğimde, ya seni bulduğumda ya da seni hayatımdan attığımda, tüm dünyam başıma yıkılacak. Yıllarca diktiğim her bina, o binada kurduğum her hayat, hepsi teker teker yıkılacak, bütün köprülerim yanacak. Ben küller dolu bir şehrin ortasında, yıkıntıların arasında yürüyor olacağım. Şehrin gri külleri sis olmuş uçuşuyor olacak, ben umursamadan yürüyor olacağım. Yavaş yavaş yanan köprülerden birisinin ucuna geleceğim. Suya baktığımda gördüğüm suratı tanımayacağım. Suya atladığımda nereye yüzüyor olduğumu bilmiyor olacağım. Ama nereden ayrıldığımı ve neden bir daha asla geri dönmeyeceğimi çok iyi biliyor olacağım.

05 Ağustos 2009 Çarşamba

Bulutlar

Dünya asla vazgeçmiyor
Sadece bizi geride bırakmak için
Suya yazdığımız ilahi destanlar
Sadece bir iz bırakmak için

Tanrılara Kafa tutan kuleler
Gök yüzüne dokunmak için
Ve Yıldızlara nişan alan sapanlar
Bende buradayım diyebilmek için

Gökyüzümden geçen bulutlar
Geri dönemezsin, biliyorum
Üzerimden geçen fırtınalar
Asla unutamam, biliyorum

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Bu Gecenin Sorusu (Ölüye Hergün Bayram)

Artık her başlangıç cümlesi o kadar klişe geliyor ki. Üç nokta ile biten afili cümlelerin hiç bir işe yaramadığını çoktan öğrendim. Ama çıkardığım bu derste pek bir işime yaramadı. Bazen burada çizgimi olabildiğince korumaya çalıştığım hissine kapılıyorum. Fakat bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum. Güzel bir şiir elbette ki kötü bir günü, güzel bir geceye bağlayabilir. Fakat ben en son ne zaman şiir okudum hatırlamıyorum. Burada da yazmışımdır sanırım, kendi edebi saçmalarıma benzeyen hiç bir duygusal zırvayı dönüp bakmıyorum bile. Daha ilk cümlelerinden itibaren inanılmaz klişe buluyorum tüm bunları. Benimkini farklı kılan ne?

Bir iki şiir, bir iki politik deneme ya da bir kaç sorgulama mı?

O zaman sıradaki soru bu olsun. Ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışalım bu sefer. Hiçliğin oğlunun geri dönüşü ne için? Ben nereye varmaya çalışıyorum? Hayır sadece burası için değil, benim derdim ne?

Bu soruyu sormadan önce ister istemez aklıma bundan on yıl önce ne kadar önemli birisi olacağım hakkındaki şüpheye yer bırakmayan kararlılığım geliyor. Şimdi ise yarın ölsem yokluğumla hiç bir şeyin yarım kalmayacağının şokunu hissediyorum. Her boşluğu bir şeyler doldurabiliyor. Hem de her boşluğu. On yıl önce dünya idi değiştirmem gereken şey. Dünya ile ilgiliydi tüm meselem. Müzik bunun içindi, Edebiyat bunun içindi. Şimdi biraz daha kendimi insan gibi hissetmek için çabalıyorum. Düzeni dize getirmeye çalışırken çoktan evcilleştim. Lakin bu hepimizin kaderi olduğu için kendimi ayrıca kötü hissetmiyorum. Kötü hissetmemi sağlayan şey hepimiz ile aramda bir fark olduğundan eskiden emin olmamdı. Şimdi o kadar emin değilim.

Benim derdim ne sorusuna geri dönersek eğer, sanırım anlamlandırmaya çalışıyorum olan biten şeyleri ben. En azından farkındalığım yerinde olduğu zamanlarda. Hayatımın bir döneminde eve giden merdivenleri çıkarken bile birşeyler düşünüyordum hayata dair. Sanırım korkuyordum neler olup bittiğini anlayamamaktan. Herşeyin anlamsız olduğu düşüncesi ise hiç bir zaman korkutmuyordu beni. Nihil ile aramı çok kolay yapabilmiştim Tanrı ile aramıza milyonlarca kilometre girdiği zaman. Herşey anlamlandırılabilirdi. Hem de herşey. Uzun vadede plan şuydu. Eğer sahip olduğum tek şey hayatım ise, hayatımı dolu yaşamalıydım. Haz ile dolu. Sadece Haz. Burada altı çizilmesi gereken şey ise bahsi geçen hazzın gece gündüz avare bir hayat yaşamakla alakalı olmadığı olmalı. Öğrenmek, üretmek ve duyguların hazzını yaşamaktır haz derken anladığım. Birde işin içinde "Yaptıklarımı herkes yapabilir, beni ben yapan hislerimdir" kuralı var. İşte tüm bunlardı benim derdim. Hayatı anlamlandırmak istiyordum çünkü anlamlandırabileceğimi düşünüyordum, çünkü anlamsız bir hayatın çöpe giden bir hazine olduğunu düşünüyordum. Ve hislerim ile yaşamak istiyordum çünkü beni ben yapan şeyin bir tek bu olduğunu düşünüyordum. Hislerim ile yazı yazmak, hislerim ile müzik yapmaktı derdim. Hislerimin gösterdiği yolda yürümek istiyordum.

Estetikti bir diğer derdim. Evet, ben bunu göremiyorsam bile kötü bir günü, güzel bir geceye bağlayabilir bir şiir ve evet, bazen yolda yürüyen güzel bir kız size gülümsediği zaman o gün herşey yolunda gider. O kızı bir daha asla görmezsiniz. Görmeniz gerekmiyordur. Güzelliktir orada size kalan. Güzel olan bir şeyin izdüşümüdür gününüzün iyi geçiyor olması.

Ve gecelerdi bir diğeri. Hayalet hayallerin peşinden koştuğum, hislerim beni nereye savurursa oradaki kelimelerin kuyruğundan tuttuğum, dolambaçlı bir şeytan patikası.

Benim derdim sanırım hala bunlar. Hala birşeyler hissedebilmek için yaşıyorum ve gücümün bittiği yerde hiç birşey hissetmiyorum diye buralarda bir tarafımı yırtıyorum. Benim derdim hala bunlar ve hala olan biten herşey ne kadar anlamsızsa, kendi hayatımı anlamlandırmaya çalışıyorum. Kimin okuyacağını bilmeden küçük metinler yazıp, kitapçıdaki en sevdiğim kitabın arasına koyuyorum. Ya da bir martin eden kitabı üzerine yazılmış notu okuyup o kitap ile çıkıyorum o kitapçıdan. Bir çok soru sorduğumu düşünüyorum kendi kendime. Bugün kendimi, kendi sığ sularımda yüzen bir şehir ozanı gibi hissediyorum. Herşey hakkında kendimi güvende hissedebilecek kadar bilgim olduğu hatasına çok fazla kapılıyorum. Günün birinde dünyam başıma yıkılırken bu kibirin bedeli çok güzel ödeyeceğimden eminim. Yine de tüm bu iki yüzlü ukalalığımın arasından kedime gizemler yaratmaya çalışıyorum. Yazı yazdığım başka bir diyarda bundan yıllar önce şöyle bir cümle yazmışım; Yarını beklerken çekilen acı bazen yarın ile birlikte gelen güzel şeyi fark edemeyecek hale sokuyor bizi. Bugün nereden geldiğini bilemediğim bir iyimserlik taşıyorsam üzerimde sanırım biraz da bu cümlenin etkisi var. Çünkü güzel bir sözde kötü bir geceyi huzurlu bir uykuya bağlayabilir ve sanırım onca üç noktalı cümle sadece bunun için kuruldu (Evet artık kendime bu kadar yabancılaşabildiğim için böyle açılış paragrafları yazabiliyorum).

Benim derdim bu. Yatağa girdiğimde Tanrısı ile konuşan bir çocuk gibi huzur içinde uyumak.

11 Haziran 2009 Perşembe

Boş Ev

Komik, hayatın içine sinmeye başladıkça daha da yabancı gibi hissediyorum kendimi. Yaşamak için daha önceden hazırlanan rollerden bir tanesini üzerime geçirince, onlardan birisi olunca herşeyin daha kolay olması gerekmiyormuydu? Sabah dokuz. Akşam dokuz. Sonrasında boş bir ev. Sonrasında boş bir hayat. Dışarıda değil hiç bir cevap, bunu bildiğim için boş evdeyim. Yanlış soruları sormak ve doğru cevapları vermek için. Bağışlanmak için. Kendi kendimin kıvranan bedenine eğilip üzülme, senin suçun değildi demek için. Kendimi affetmek için. Ama boş evde olayların dinamiğinin nasıl işlediğini tamamen unutmuşum. Hayal ettiğim kurtuluşu burada da bulamadım. Bilakis lanetli meskenimin kokusu çoktan üzerime sindi. Bu yüzden dışarı çıktım, unutmak için. Dönem dönem kendime söylemekten hoşlandığım yalanları söyledim. Ateşle oynadım. Yandım. Zevk aldığımı düşündüm. Zevk aldım. Sonra tekrar ne kadar vazgeçilebilir olduğumu fark ettim. Sanırım bu da işin doğasında olan birşey. Herşeyden vazgeçebiliyorsan, herşeyde senden vazgeçebiliyor. Bunun için yas tutmadım, biraz aldatılmış hissettim ama bir an için herşeyin de benden vazgeçmesine (ya da vazgeçebilir olmasına mı demeliyim?) çok sevindim. Tekrar kaybolma hayalleri kurarken buldum kendimi. Herşeyi arkanda bırakmaya dair şarkılar hayal etmeye başladım. Ben sizi terk ederken sizi cezalandırmaya çalışmıyordum, sadece bu utancı daha fazla üzerimde taşımak istemiyordum. Beni yanlış anlamanızın utancını. Anlaşılmamanın utancını. Bu cümlelerdi hayal ettiğim şarkının en anlamlı sözleri. Ama bu şarkılar, gitmeye duyduğum bu özlem, aslında hiç biri sıkıntıyı gidermiyor. Sadece yüreğime biraz su serpiyor. Kendi kendimin kıvranan bedenine eğilip üzülme, senin suçun değildi diyemiyorum. Çektiğim acıdan ötürü kendimi suçlamayı bırakamıyorum. Ama göçün hayalleri sayesinde en azından kendime sakin ol diyebiliyorum. Herşeyi terk edebiliyorsan, bu boş evi de terkedebilirsin. Fakat gittiğin heryere kendini de götürürsün. Problem değil. Bir kere daha deneyebilirim kendi kendimi bağışlamayı, başka çarem varmı ki?

05 Mayıs 2009 Salı

Tutku

İkna et beni
Kandırabildiğin kadar
Pişman olmak istemiyorum
Hiç bir şeyden

Ateşle sına beni
Bütün köprülerimi yak
Arkama bakmak istemiyorum
Hiç bir zaman

İkna et beni
Kandır sonuna kadar
Daha fazla umursamak istemiyorum
Bir daha asla

Gecemi çal benim
Dünyamı salla
Vazgeçmek istemiyorum
Hiç bir zaman.

Tüm dünya başıma yıkılıyordu
Sen düğmelerini açtığında
Çıldırıyor olduğum için guruluydum
Beni ateşle sınadığında